3 Mart 2013
28 Şubat 2013
Kopuş Üzerine...
Yazmıyor değilim.
Yazamıyorum da diyemem. Yazmaya başlayıp, neşeli, saçma ya da hüzünlü –her ne
ise- bir şeyler gevelerken her defasında üzerime birden bire kapanan koyu gri
bulutların altında durduğumu fark ediyorum ve kendi kendime neden yazdığımı, neden
bir şeyler paylaşmaya kalkıştığımı sorup, sonrasında ya siliyor, ya da yarım
bırakıyorum blogu. Mesele blog değil, hem de hiç değil… İçime öylesine
kapandım, kendimi kalın ve aşılmaz duvarların arkasına kapatarak hemen
herkesten uzaklaştım son dönemde. En iyi arkadaşlarımı, en yakın dostlarımı
–sanki daha önce onları marketten halk gününde indirimli fiyata bulup alışveriş
sepetine atmışım da bir süre kullandıktan sonra çöpe fırlatmışım gibi-
kolaylıkla hayatımdan çıkardım. Bu güne dek üzerinde durmayıp görmezden
geldiğim kimi yanlışlarını ansızın görmezden gelmek istemediğim için güya
giyotine –yani bensizliğe- mahkûm ettim hepsini. Ne oldu, onlar benden mahrum
kaldılar, ben de kimsesiz kaldım. Zaten pek kimsem yoktu. Hatta, hiç abartısız,
neredeyse hiç kimsem yoktu diyebilirim. Onları da yok ettim. İnsanları ne kadar
kolay buharlaştırıyorum hayatımdan! Yanan bir muma üflemek gibi bir şey,
üfledikten sonra burnunuza sönen mumun fitilinden değişik bir yanık kokusu
geliyor, sonra karanlık. İçime kapandım demiştim, bu da açımlanmaya muhtaç bir
kavram: Kayıtsızlığım, umursamazlığım, üzüntü duymasızca kestirip atmalarım diz
boyu; çok affedersiniz ama sikimde değil hiçbir şey. Sadece dostlarımın
üzerlerini çizmekten ve bunca yıl sonra ansızın onlar hiç var olmamışlar gibi
farz etmekten bahsetmiyorum: Kaç defa oldu söylemek güç ama pek çok kez kendimi
bir yabancı misali yanımda otururken yakaladım, hiçbir şey duymadan,
duyumsamadan, ummadan, istemeden, hissetmeden, beklemeden, soğuk ama rahatsızlık vermeyen bir
yalnızlık ve sessizlik ile sarmalanmış halde… Çıt yok. Işık yok. Hala bu yazıyı
yarım bırakıp word dosyasını kapatma şansım var ama devam ediyorum şimdilik
yazmaya. Üzüntü, mutsuzluk, kırgınlık gibi hislerden tümüyle azade, tek dileğim
herkesten uzak olmak. Herkesten kaçarak bir dağ başında son yirmi senesini
geçiren rahmetli dayımı çok daha iyi anlar bir hale büründüğümün ne zamandır
farkındayım… O’na imrendiğimin de. Ne yakın akrabalarımı, ne arkadaşlarımı, ne
de sıradan insanları görmek, herhangi bir beşeri münasebette bulunmak
istemiyorum, daha doğrusu kaçıyorum olabildiğince. Geçen hafta işten eve
geldiğim bir akşam vakti, iki kat üstümdeki dairede oturan kadın benim alt
katımda oturan Arapları şikâyet edip sızlanmak için kapımı çaldı, dakikalarca
bıdırdadı. Söylediklerini duymadım bile, başımı sallayıp hı hı diyerek
geçiştirdim, o günden sonra bir daha kapıyı çalmasın diye evimin ışıklarını
yakmıyorum saat 10’dan önce, karanlıkta oturuyorum. Schiller, Goethe’ye yazdığı
bir mektubunda ‘bir şiir halet-i
ruhiyesi’nden söz eder, ben de “bir adaya düşerseniz yanınıza almak
isteyeceğiniz üç şey nedir?” sorusuna hiçbir şey istemeyecek olduğum
absürdlüğünün halet-i ruhiyesinden bahsetmeye çabalıyorum burada. Yaşıyorum ama
hayat süren bir ölü gibi… Bir süredir böyle. Birkaç aydır. Eskiden, blogta
değindiğim nefret krizlerim vardı, sebepsiz yere tüm varlığa öfke duyduğum,
benden uzak durulası anlamsız ataklardı bunlar, yoğun ama kısa periyotlar
halinde gelip geçerdi ve normale dönerdim. Normal? Şimdi ise bir şey sabitlendi,
çivilendi içime. Yerleşti, gitmiyor. Geçmiyor.
Çoğu zaman söylediklerimle yaptıklarım uyumsuz, farkındayım, ama ikiyüzlü
biri değilim ve büyük bir dürüstlük içinde yapıyorum bunları. “Doğru zamanda,
doğru yerde” ifadesiyle dile getirilen durumlar vardır ya hani, işte onun tam
tersi, yanlış zamanda, yanlış kişilerle olan yanlış şeyler bu defa tetikleyici
nevinden öylesine arka arkaya yaşanan olaylar zinciri şeklinde karşıma çıktı
ki, içinde bulunduğum ruh hali ile hepsine ve herkese sırtımı döndüm. Gel
görelim yukarıda dediğim gibi, kimseyi suçlamıyorum. Asla. Olması gereken
oldu. Ya kendimi? Hayır, hiç. Dahası, pişman değilim, utanmıyorum, hatta
pek şaşkın olduğumu bile söyleyemem. Dediğim gibi herhangi bir şey
hissetmiyorum.
Kırk yaşına gelmiş olsam da hala bir ergen gibi düşünmek, sezinlemek,
yorumlamak ve bunları kağıda dökmek ne kadar zavallıca!
Kendime –uzaklaşabildiğim kadar dışarıdan- baktığımda, içimde, hemen
herkesin içinde bulunan, ruhunun derinliklerinde yer alan, ta yaratılıştan
itibaren hayatımı geçirdiğim bir cennet köşesi ve bir cehennem köşesini
gözlemliyorum. Hepimiz öyleyiz, Rus çarlarının yazlık saray/kışlık saray isimli
konutları gibi, bizler de kendimizle baş başa kaldığımız zamanlarda bu iki
mekândan birinde konaklıyor gibiyiz. Hiç de uyduruk bir şeyden söz etmiyorum, “Tanrı’nın melekûtu içinizdedir” ya da “tat twam asi” yaklaşımına/inanışına paralel
olarak, içimizde iyi ve kötünün izdüşümü niteliğinde bir cennet, bir de cehennem
prototipi var, benliğimiz bu ikisi arasında gidip geliyor; halet-i ruhiye diye
ifade ettiğimiz durum, bu iki mekândan hangisini o an için mesken tuttuğumuzla
doğrudan ilintili. Aralarında da araf bölgesi, geçişlerimizde konakladığımız.
İşte, anlatmaya çabalayıp bir türlü hakkıyla kelimelere dökemediğim böyle bir
şey: Pişmanlık, utanç ya da şaşkınlık gibi duyguların tümünün ötesinde sakin ve
umarsızca izleyip kabul ettiğim, içimdeki cehennemin yayılıp cennet sınırlarını
aşarak genişlemesi ve yayılmasından ibaret tüm olan biten. Sanki ‘ben yapmadım, miki yaptı’ der gibi mi yazıyorum? Ama ben yapmadım ki… Sadece
seyrediyorum olan biteni. Ayrıca dönüşümden söz etmiyorum, bozulma, yozlaşma
filan söz konusu değil… Lakin karanlık bölgenin, (‘dark side of force’ geyiği
yapmıyorum burada), yabanın egemenliğinin nasıl da baskın hale geldiğine şahitlik
etmekteyim. Canım yanmıyor, acı çekmiyorum. Şikâyetçi olamayacak kadar dingin,
sakin bir bekleyişte seyrediyorum olan biteni… Issızlık arzusu ile şişip duran
benliğim, herkesten uzaklaşıp/herkesi uzaklaştırıp yalnız kalmak istiyor.
‘Büyük bir dürüstlük içinde yapıyorum bunları’ demiştim az evvel, evet,
yalancıktan ilgi, sahte samimiyet, içten olmayan sevgi gösterileriyle de devam
edebilirdim hayatıma, kimse de farkına varmazdı çünkü cidden iyi rol yaparım
ben. Ama hayır, içimdeki (görece) kötü hali dışarıya sızdırmayacağım diye
makyaj yapıp kandırıkçı davranacak kadar da riyakâr değilim. O kadar da değil.
Ailemin gözünde hayırlı bir evlat, sevgilimin gözünde mükemmel bir sığınak,
mecburî iletişimde olduğum iş arkadaşlarımın gözünde güvenilir bir ortak olmaya
çabalıyorum… Ama, kimsenin beni görmediği, sadece kendimle baş başa aldığım
zamanlarda ne olduğumu, nasıl olduğumu irdelediğimde,
Neyse, yeter a.q. Kendimi tutamayıp sileceğim yoksa hepsini.
Zırvalayan:
No More Virgilius
Saat
2/28/2013 07:58:00 ÖS
29 Aralık 2012
Paschendale Üzerine... (Uçuk Kaçık, Aşırı Kişisel, Tahammül Sınırlarını Zorlayacak Türden Sıkıcı Bir Müzikal Yazı)
Ne ara böyle bir adama
dönüştüm bilmiyorum. Şimdi gene meseleyi yaşlanmaya mı bağlayacağım, onu da
yazının başında kestirmek güç, ne de olsa çalakalem yazıyorum çoğu zaman olduğu
gibi. Bununla beraber müziğin üzerimdeki tüyler ürpertici etkisini ilerleyen yaşa
bağlamak mümkün değil. Annemin dediğine göre parmak kadar velet olduğum
vakitler, TRT1’in yayın saati başlamadan evvel TV’de çalan cingıl müziğini
dinleyerek ağlarmışım ben, ama televizyonu da kimselere kapattırmazmışım – anlaşılan
o ki daha o vakitler manyak bir tip olacağım belliymiş. Peki ama dönüştüğümü
söylediğim şey ne? Dönüştüğüm şeyden önce, öncesini anlatmaya başlamamda fayda
var. Nasıl çocukken içimde duygusal bir dalgalanma yaratan bestelere sebepsiz
ağlıyormuştuysam (bakınız: gramerin canını çıkartmak) yaşım ilerledikçe, hatta
koca adam olduğumda görünürde hatıranın canlanması, çağrışım benzeri hiçbir
sebep yokken kimi müzikler, şarkılar beni ağlatır oldu. Kendince yoğun bir lirizm
ile yoğrulmuş bütün besteler değil,
ama artık ne tür bir süzgeçten geçirip kalbimdeki hangi hissi/kılcal damarlara
ulaşabildiyseler, öyle müzik parçaları var ki absenthe
şisesinden koca bir yudum almışım gibi içimi kavuruyordu, akabinde tüm
nörolojik sistemimde bir zelzele meydana geliyordu ve olur olmaz gözyaşına boğuluyordum.
Albinoni’nin Adagio’sunu, Mendelssohn’un Keman Konçertosunu senelerce dinlemedim
bu yüzden, aksi takdirde durduğum yerde haykıracak hale geliyor, ezilip
büzüldüğümü hissediyordum. Beethoven’in 7. Senfonisininikinci bölümü içimi kırlarda ağlayarak koşma zorlamasıyla dolduruyordu
ama bu şehirde kır filan olmadığından gözlerimi yumup hayal etmekten öteye gidemezdim.
Ippolitov-Ivanov’un ‘In A Village’i veya Smetana’nın Moldau’su ve hatta Bach’ın Toccata’sı, hep bu bağlamda ele alabileceğim besteler.
Aşktan, romantizmden bahsetmiyorum, duygusallık sözünü ettiğim. Ayrıca parmak
basmaya çabaladığım etkiyi örneklerken hep klasik müzik bestelerini zikretmeme
bakıp genelleme yapmak doğru olmayabilir çünkü bütün klasik müzik eserleri aynı
yönde bir tesir bırakmıyordu üzerimde. Söz
gelimi Beethoven’nin 5. Senfonisinin Birinci bölümü,
Iron Maiden’in Seventh Son Of A Seventh Son
şarkısını, Vivaldi’nin Dört Mevsim’i ise Metallica’nın klasik dönemini feci
halde anımsatır bana. Yani bunları çok beğeniyor olsam da az evvel değindiğim
elektrik çarpması etkisi yaratmaz hiç biri. Düşünce akışımı yazıya geçirirken
şu an aklıma seneler evvel yaptığım bir genelleme geldi: Müzik üçe ayrılır diye
yazmıştım- trajik, erotik ve hardcore porn. Hardcore porn olarak yorumladığım
müzik, ismiyle müsemma, duygudan ya da duygusal bir kıpraşımı tetikleyecek tüm
olgulardan azade. Ne gibi, yirmi yılı aşkın süredir dinmeyen bir tutkuyla
dinlediğim Slayer gibi. Benim nazarımda porno ve Slayer (Tıpkı CHP ile Fenerbahçe arasında olduğu gibi) birbirlerine sıkı
sıkıya bağlı, aynı rahimden çıkmış çift yumurta ikizlerinden farksızlar. Sadece
Slayer değil tabi, o kategoride Overkill’den Slipknot’a, Sepultura’ya, hatta
Megadeth’e de yer açabiliriz. Erotik müzik daha geniş bir hatta çiziyor, Soul’dan
Blues’a, Rock’tan Klasik müziğe kocaman bir yelpaze söz konusu… Trajik olarak
ele aldığım, aslında şimdi lirik
demenin daha doğru olacağını şimdi düşündüğüm tasnif ise yazının en tepesinde
değindiğim etkiyi yaratan besteler, beni alt üst eden. Kimi müzik eserlerinin
beni böylesine çarpması ise çok fazla garipsenmemeli. Gazalî’nin
müzik hakkında dikkat çekici bir yorumunu koyayım buraya: “Baharın ve çiçeklerin, udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin
mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki, ilacı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz
anlamayan bebeklere ve hattâ deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk, musiki
etkisiyle susar ve uyur. Deve de musiki etkisiyle yükünün ağırlığını unutur.”
Eh, develere tesirli oluyorsa, benim gibi öküzlere haydi haydi olur.
Bir sürü şey saydım buraya
dek, “cicim ne çok şey dinlemiş, neler de bilirmiş bu adam” denilsin diye
değil. Kendime dair gözlemlediğim bir dönüşümden bahsetmiştim, ne de olsa
kendim çalıp kendim oynuyorum ve kendime yazıyorum bunları.
Evet, bir şeyler değişti, karardı,
katılaştı… Ağlamamaya başladım. İlk başlarda şaşırdığımı itiraf edeyim, Dvorak’ın Slawicher Tanz’ını, Bach’ınAir on G String’ini kılım kıpırdamadan dinleyebildiğimi fark ettim.
Kendime yasakladığım besteler de dâhil, dinlediğimde sanki bir şeyler, kimi
hassas alıcılar içimden sökülmüştü de eskisi gibi titremiyordum. Bununla
mücadele etmenin, eskisi gibi olayım demenin, o durumu özlemenin anlamı yok.
Tıpkı nörolojide geçen beyindeki reseptörler
gibi, belli ölçülerde ona paralel diyebileceğimiz şekilde eski insanlar kalpte yer alan letâiflerin varlığına inanırlardı, bu letâifler
kalbin güzelliklerden lezzet almasını, ince ve latif (aynı kökten geliyor) bir
halde olmasını sağlayan unsur olarak bilinirdi. İşte bu çerçevede ele alacak
olursam içimdeki katılaşma ve donuklaşmanın, kimi duyguları eskisi gibi derin
ve şiddetli hissedemememin miladını hayatı yaşayış şeklimdeki değişimle
özdeşleştirebilirim. Hayvan gibi yiyip içip, hayvan gibi yaşayıp, insanî nice
değerden koparak, beni ben yapan niteliklere sırtımı döndükten sonra bir de bu
hayvanlıktan anlamsız bir böbürlenmeyle ile geçti onca sene… Kaç sene?
Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Buzul çağının yavaş yavaş gelmesi gibi,
birden bire olmadı, ama her ne olduysa içimdeki ‘ben’i kesip budadı ve hala arta kalanlarla idare etmek zorunda
etrafımdaki insanlar. Bu konuyu uzatmaya gerek yok, blogun eski sayfalarında
yeterince gevelemiştim bunları. Dağıtmadan devam edeyim: Ben değişince,
bozulunca, kendi adıma söylüyorum, yaşadıklarımla yozlaşınca, ruhumdaki filtrenin
ayarları da değişti… Sanki ince güzellikleri tutup yakalayacak ruh süzgecimdeki
delikler gevşedi, yavşadı, açıldı ve ben eskisi gibi hissedememeye başladım. Bunu
kabullenmek acıdır. En başta duyulan şaşkınlık, sonrasında yerini karamsarlığa,
hayal kırıklığına, Şair’in buyurduğu “Belanı
istedin, Allah da verdi” mısraının gerçekliğine, en sonunda da derin bir
ümitsizliğe düşüp fasit bir dairede iyice batmaya götürür insanı. Ölen
ölmüştür, ceset haline gelen kalbi Lazar misali
diriltecek İsa ise ortalarda görülmemektedir. Gene dağıtıyorum, burada
bitireyim o bahsi. Zaten tümüyle farklı bir şey anlatmaya kalkışacağım şimdi.
Bütün bunların bir istisnası
var… Her dinlediğimde içsel bir zenginlikle duyumsayıp titreyerek,
damarlarımdaki kanın çekilircesine gerilip dinlediğim bir şarkı değil ama, o
nedenle öz açısından bakıldığında istisna bile sayılmaz aslında. Gene de ağır
basan his isyan olsa da, hemen her dinlediğimde gözlerimin dolduğu bir şarkı
bu. Hayatı boyunca milliyetçi olamamış
ve milliyetçiliğin insanlık tarihinin en berbat icadı olduğuna biber dolmasına iman
ettiğim gibi inanmış biri olsam da, sonuçta elâlemin yüz sene evvel
birbirini kesip biçtiği bir savaşı konu edinen bir şarkıdan böylesine
etkilenmek ilk bakışta tuhaf gelecek, biliyorum. Bununla beraber mesele, geniş
perspektiften bakıldığında tüm savaşlara pek ala uyarlanabilir ki kişi bir
anlığına herhangi bir devletin uyruğu olma düşüncesinden sıyrılıp “insan”
esaslı bakabildiğinde, bütün savaşların ne kadar anlamsız, çılgın bir hoyratlıkla
işlenmiş toplu cinayetlerden ibaret olduğunu fark etmekte zorlanmaz. (Bu
dediğimi ara sıra Bülent Arınç bile yapabiliyor, demek ki mümkün...) İşte, Iron Maiden’in Paschendale isimli şarkısı bu etkiyi yaratmakla her işittiğimde
beni bulunduğum ortamdan, mekândan kopartma gücünü haiz. Birinci Dünya
Savaşında, Batı Cephesi olarak bilinen bölgede yaşanan (Remarque’ın ‘BatıCephesinde Yeni Bir Şey Yok’ kitabının konu edindiği) PasschendaeleSavaşını anlatıyor şarkı… Üç ay süren, Alman güçlerine karşı İngiliz, Fransız
ve Belçika ordularının savaştığı bu garip isimli kasaba çevresinde yaklaşık bir
milyon kişi hayatını kaybetmiş, aşırı yağışların çamur deryasına dönüştürdüğü
siperlerde hardal gazı da tarihte ilk defa kullanılmış. Ne için? Bilmiyorlardı
eminim. Öl dendiği için. Öldür denildiği için. Ruhları ve bedenleri omzu
kalabalık birkaç kocabaşa ait yüzbinler, savaşlarda yok oluyorlar, sanki hiç
var olmamışlar gibi. Kendileri olamamışlar gibi. Tolstoy ne güzel der:
“Askersin; sana ateş
etmeyi, süngülemeyi, uygun adım yürümeyi, spor yapmayı, okumayı öğrettiler,
eğitime ve teftişe götürdüler. Belki de savaşa gittin, Türklerle ve Japonlarla
savaştın. Yaptıklarının iyi mi ya da kötü mü olduğunu kendine sormak aklına
gelmedi, değil mi?(…)Yaptıklarından senin değil üstlerinin sorumlu olacağı
konusunda söylediklerinin gerçek dışı olduğu da açıktır. Senin vicdanın sende
değil de bir onbaşıda, başçavuşta, bölük komutanında, albayda ya da başka
birisinde bulunabilir mi? (…) Ve insan, yaptığı bir şeyden dolayı her zaman
sorumludur. Zina suçu öldürmekten çok daha hafif değil midir ve bir insanın
diğerine ^zina yap, ben senin günahını üstleniyorum çünkü senin amirinim^
demesi mümkün müdür?”
İnce Kırmızı Hat filminde, tepedeki Japon askerlerini püskürtüp o
stratejik noktayı ele geçirmeye çalışan timde yalan kızıl saçlı Amerikalı
askerin, çatışma esnasında yakın mesafeden bir Japon’u vurmasından hemen bir
saniye sonra dehşete düşmüş bir yüz ifadesiyle iç sesinden yankılanan şu
sözlere ne kadar benziyor değil mi?
“Bir adam öldürdüm.
Bu, yapabileceğin en kötü şeydi. Tecavüzden bile kötü. Birini öldürdüm ama
kimse bunun için beni suçlamayacak.”
Kimse suçlamayacaksa, bir
suç yoksa, neden vicdan kabullenmiyor bunu? Gene de çoğu insan çeşitli savunma
mekanizmalarıyla üzerini örtebiliyor vicdanının itirazı, bu savunma
mekanizmalarının kandırmacası o kişiye mazur gösterebiliyor yaptıklarını… Sanki
nereden geldiği, nerede yaşadığı bilinmeyen bir büyük şeytan var; bizden daha
güçlü, daha karanlık, daha baskın bir şey, insanların içine cinayet tohumu
atan, böylece dünyayı, güneşi, doğayı insanlardan çalan. Savaşı meşru gösteren,
bir takım ‘yüce’ idealler uğruna doğru ve gerekli bir eylem olarak öven popülist
‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filmiyle aynı yıl
gösterime girmiş İnce Kırmızı Hat, savaşın
anlamsızlığı ve hiçbir gerekçe ile haklılık payı taşıyamayacağını sinema
diliyle ifade eden bir manifesto olarak pek ala ele alınabilir. Filmde ağır
yaralı bir Japon askerinin can çekişirken yanı başındaki muzaffer bir Amerikalı
askere bakıp kendi iç sesiyle söylediklerini de bu paragrafa eklemek vacip oldu
artık:
“Erdemli biri misin?
Ya nazik? Kendine güvenin buradan mı kaynaklanıyor? Sevilen biri misin? Bil ki,
ben de senin gibiydim. Peki, güzelliğe ve hakikate bağlı olduğun için
ıstırabının hafifleyeceğini mi hayal ediyorsun?”
Belki de gerçekten
yaşlandım. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak tüm
savaşların hiç de kahramanlık türküleriyle yüceltilecek bir yanı olmadığını,
insanların öldüğünü… öldürdüğünü çok yalın bir şekilde, kendi diliyle anlatan Paschendale
şarkısını her ne zaman dinlesem yanaklarım geriliyor, gözlerim doluyor… Otuz
yılı aşkın süren müzik hayatlarında ürettikleri hemen her şeyi binlerce kez
dinlemiş bir hayranları olarak, tipik bir Iron Maiden klasiği diyebileceğim bu
şarkıyı benim için diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, dokunaklı sözleri ve
haykırarak yakılan bir ağıt havasını tüm ağırlığı ile taşıyan vokalinin yanı
sıra, şarkının ana riff’inin ardarda ateş alan
bir silah sesi hissi yaratması ve kulakta bir savaş meydanı atmosferi
yaratması… Sözleri olmasaydı da salt müziği dinleyen kimse eskilerin tabiriyle
“gûş-i şinev küca, dide-i itibâr kû?” (Nerede
gören göz, hani işiten kulak?) diye sorulmaya gerek kalmadan şarkıyla bir
harp meydanının notalarla resminin çizildiğini tahmin etmesi zor olmazdı…
Paschendale
In a
foreign field he lay
(Yabancı topraklarda
yatıyordu)
Lonely soldier, unknown grave
Lonely soldier, unknown grave
(Yalnız bir asker,
bilinmeyen mezarında)
On his dying words he prays
On his dying words he prays
(Son dileği, ölmeden önce
söylediği,)
Tell the world of Paschendale
Tell the world of Paschendale
(Paschendale’i herkesin
bilmesiydi.)
Relieve all that he's been through
Relieve all that he's been through
(Hafiflet O’nun çektiği
acıları)
Last communion of his soul
Last communion of his soul
(Son bir paylaşımda bulun
ruhuyla)
Rust your bullets with his tears
Rust your bullets with his tears
(Mermilerin onun
gözyaşlarıyla paslansın)
Let me tell you 'bout his years
(Dur da sana onun hikâyesini anlatayım)
Let me tell you 'bout his years
(Dur da sana onun hikâyesini anlatayım)
Laying low in a blood filled trench
(Kanlar içindeki bir siperde
saklanarak)
Kill time 'til my very own death
Kill time 'til my very own death
(Öleceğim ana dek zaman
öldürüyorum)
On my face I can feel the falling rain
On my face I can feel the falling rain
(Yağan yağmuru yüzümde
duyarken)
Never see my friends again
Never see my friends again
(Dostlarımı bir daha asla
göremeyeceğimi biliyorum)
In the smoke, in the mud and lead
In the smoke, in the mud and lead
(Duman, çamur ve kurşunlar
arasında)
Smell the fear and the feeling of dread
Smell the fear and the feeling of dread
(Korkunun kokusunu içime
çekip bok gibi hissediyorum)
Soon be time to go over the wall
Soon be time to go over the wall
(Bu çile bitecek yakında)
Rapid fire
and end of us all
(Seri atışlar altında
hepimizin sonu gelecek, görüyorum.)
Whistles,
shouts and more gun fire
(Daha fazla silah sesi,
ıslıklar, haykırışlar)
Lifeless bodies hang on barbed wire
Lifeless bodies hang on barbed wire
(Bir dikenli telde takılı
kalmış cansız vücutlar)
Battlefield nothing but a bloody tomb
Battlefield nothing but a bloody tomb
(Savaş meydanı kanlı bir
mezardan başka nedir ki?)
Be reunited with my dead friends soon
Be reunited with my dead friends soon
(Ölmüş arkadaşlarımla tekrar
bir araya gelmekten başka…)
Many soldiers eighteen years
Many soldiers eighteen years
(Çoğu asker, on sekiz
yaşında)
Drown in mud, no more tears
Drown in mud, no more tears
(Çamurda boğulmuş,
gözyaşları dinmiş)
Surely a war no-one can win
Surely a war no-one can win
(Kazananı elbet olmayacak
bir savaşta)
Killing time about to begin
Killing time about to begin
(Öldürme zamanı az sonra
başladığında)
Home, far
away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta,
hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the
war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme
ihtimali yok bu savaşta.)
The bodies of ours and our foes
(Düşmanlarımızın ve
bizimkilerin bedenleri)
The sea of death it overflows
The sea of death it overflows
(Her yeri kaplıyor ölüm
denizi)
In no man's land, God only knows
In no man's land, God only knows
(Tanrı biliyor, sahipsiz
topraklarda)
Into jaws of death we go
Into jaws of death we go
(Gidiyoruz ölümün dişlerinin
arasına)
Crucified as if on a cross
Crucified as if on a cross
(Bir çarmıha gerilmiş gibi)
Allied troops they mourn their loss
Allied troops they mourn their loss
(Müttefikler kayıplarının
yasını tutmakta)
German war propaganda machine
German war propaganda machine
(Alman savaş propaganda
makinesi)
Such before has never been seen
Such before has never been seen
(Hiç görülmemiş şekilde
çalışmakta)
Swear I heard the angels cry
Swear I heard the angels cry
(Yeminle söylüyorum,
meleklerin ağladığını işittim)
Pray to God no more may die
Pray to God no more may die
(Tanrıya yalvarıp ne olur
daha fazla insan ölmesin diyorlardı)
So that people know the truth
So that people know the truth
(Öyle ki insanlar bu
hakikati bilsinler)
Tell the tale of Paschendale
Tell the tale of Paschendale
(Anlatsınlar Paschandale
hikayesini)
Cruelty has a human heart
Cruelty has a human heart
(Zulmün bağrında bir insan
kalbi yatar)
Every man does play his part
Every man does play his part
(Herkes kendi rolünü oynar.)
Terror of the men we kill
Terror of the men we kill
(Kıydığımız onca kişinin
dehşetine karşın)
The human
heart is hungry still
(O insan kalbinin açlığı
ermez sona)
I stand my ground for the very last time
I stand my ground for the very last time
(Son kez savunuyorum
toprağımı)
Gun is ready as I stand in line
Gun is ready as I stand in line
(Silah hazır, ben sırada dururken)
Nervous wait for the whistle to blow
Nervous wait for the whistle to blow
(Islığın çalmasını kaygıyla
bekleyiş)
Rush of blood and over we go
Rush of blood and over we go
(Ve oluk oluk akan kan,
bitti artık, hadi.)
Blood is
falling like the rain
(Yağmur damlaları gibi
düşüyor kanlar)
Its crimson cloak unveils again
Its crimson cloak unveils again
(Kızıl bir pelerin gibi
ortaya çıkıyor yine)
The sound of guns can't hide their shame
The sound of guns can't hide their shame
(Ne kadar gürleseler de
utançlarını saklayamıyor silahlar)
And so we die on Paschendale
And so we die on Paschendale
(Ve böylece ölüyoruz biz
Paschandale’de.)
Dodging shrapnel and barbed wire
Dodging shrapnel and barbed wire
(Şarapnellerden ve dikenli
tellerden sakınarak)
Running straight at cannon fire
Running straight at cannon fire
(Bodoslama koşmak, top
atışlarına)
Running blind as I hold my breath
Running blind as I hold my breath
(Körlemesine koşturmak,
nefesimi tutup)
Say a prayer symphony of death
Say a prayer symphony of death
(Dudaklarımda ölüm senfonisi
gibi bir duayla)
As we charge the enemy lines
As we charge the enemy lines
(Düşman hattına saldırırken)
A burst of fire and we go down
A burst of fire and we go down
(Bir infilak sesi ve herkes
yere sindi)
I choke a cry but no-one hears
I choke a cry but no-one hears
(Benden bir boğulma sesi,
kimsenin işitmediği)
Feel the blood go down my throat
Feel the blood go down my throat
(Gırtlağımdan aşağı akan
kanın hissi)
Home, far away, from the war, a chance to live again
Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta,
hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the
war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme
ihtimali yok bu savaşta.)
See my spirit on the wind
(Rüzgârla dolanan ruhuma bir
bak)
Across the lines, beyond the hill
Across the lines, beyond the hill
(Cephelerin karşı tarafında,
tepenin ardında)
Friend and foe will meet again
Friend and foe will meet again
(Dost ve Düşman, gene
beraber olacak)
Those who died at Paschendale
Those who died at Paschendale
(Paschendale’de can
verdikten sonra)
İnsanların birbirlerini
adına ‘savaş’ denilen toplu katliamlarda öldürmeleri beni geçmişe nazaran çok
daha fazla üzüyor artık. Hayatta kalanların ölüleri ‘kendileri için ölmüş’ gibi ele almalarına, çoktan toprak olmuş
cesetlerinin yattığı mezarlarına gidip türlü martavallarla dolu anma törenleri
düzenlemelerine, hayattayken esamesi okunmayan binlercesinin zorla ölüme
gönderilmelerinin ardından kahraman seviyesine yükseltilmesine isyan ediyorum. Sağ
iken kendilerine bir kırıntının bile çok görüldüğü zavallılar onlar…
Belki de gerçekten yaşlandım, ben neler geveliyorum, bu adam neler yazıyor...
Zırvalayan:
No More Virgilius
Saat
12/29/2012 09:43:00 ÖS
13 Aralık 2012
Yıldönümü ve Sokak Lambası Üzerine...
İnsanın iliklerine işleyen ayaza rağmen pencereyi açmaya
davrandım, sırf ev sigara kokmasın diye. Sokağa bakıp leziz dumanı içime
çekmeyi başlamamın hemen ardından kaldırımda beliren büyüleyici güzellikteki
bir kıza, alımlı yürüyüşüne, endamına kilitli kaldı gözlerim. Doğrusu müthiş
bir yaratıktı ve daha o saniye düşmüş çenemi kapatıp dudaklarımı ısırarak hayal
gücümde o kızla ilgili başrollerini kendisiyle paylaştığım sıcak bir senaryo
kurgulamaya başlamışken, ortalığı ışıl ışıl eden hemen köşedeki sokak lambası
bir sonraki saniyeyi bile beklemedi, bana ibnelik yapmak için olsa gerek, cart
diye sönüverdi. Apartman dairelerinin soluk ışığı ancak kendini aydınlatmaya
yetiyor, tüm sokak karanlığa gömüldü tabi. Verdiği boktan hizmetin bu somut
örneklemesinden ötürü Fatih Belediyesinin şahs-ı manevisine ettiğim birkaç ağır
küfürden sonra kendi kendime “kosmos da O’ndan yana…” diye sesli sesli
söylendim.
Gündüz vakti konuştuğumuzda Hatun, “bugün bizim
yıldönümümüz” demişti. Pek umursamayıp, inanmayıp dalgaya vurduğumu fark edince
bir de açıklama yapmaya kalkıştı: Tanışma yıldönümümüz başkaymış, sevgili
olmamızın yıldönümü başka… Hiçbir şey hatırlamadığımı, o dönem hayatımın çok
karışık olduğunu falan söyleyecek oldum, ı ıh, geri adım atmadı. Bugün bizim
yıldönümümüzmüş. “Yıldönümümüzmüş”
kelimesini yazmak otuz saniye sürdü, yazdığımı düzgün okuyabilmek de 20
saniyemi aldı; açıkçası bu postu sırf o sözcüğün bana çektirdiği bu kısa azabı
unutmak için hafızamdan silmek isteyebilirim ama Hatun bir yıl boyunca bugünü düşünüp
vakti zamanı –bugün- geldiğinde de mutlu olup, mutlu hissedip benimle de
paylaşmak için beklemiş, kim bilir kaç defa takvime bakmıştır ya da notlar
almıştır ajandasına… Üstelik dediğine göre dördüncü yılımız bitmiş. Telefonu
kapattıktan sonra bir süre dört olamaz, üç yıl anca olmalı, o da kesin değil
filan diye kendi kendimi kandırmaya çalıştım, en sonunda da “unut... insan hissettiği
yaştadır” deyişine sığınarak bu konuşmayı silmiştim hafıza kayıtlarımdan. Ta ki
sokak lambası her şeyi mahvedene kadar.
Böyle romantik bir kadının benim gibi biriyle ne işi olur
vallahi çözemedim, bunca yıldır anlayamadım. Gizli bir gündemi mi var, doğrusu
emin değilim. Aşk söz konusuysa, çoğu zaman yüklemsiz bir cümle gibi bir şeyim
ben, kavram var da fiil yok yani.
Pencereyi kapattım. Akan burnumu Markafoni’den gelen kutunun
içine eşantiyon olarak koydukları Kotex marka,
ipeksi yumuşaklığı ve hassas yan yüzeyleri olan, ayrıca sıvı kilit sistemi ile
geliştirilmiş emici bölgelere sahip tek kullanımlık yeni stil kağıt mendilime
silerek “kosmos da O’ndan yana, evet, herkes O’nu tutuyor zaten.” diye iç
geçirdim. Bilgisayarın başına oturmadan evvel perdeyi aralayıp bakınca, sokak
lambasının tekrar yanmış olduğunu gördüm. A.q.’mun Fatih Belediyesi, size oy
veren benim lan! Siz tüzel kişiliksiniz, size ne kosmostan, size ne vicdandan!
Zırvalayan:
No More Virgilius
Saat
12/13/2012 11:04:00 ÖS
8 Aralık 2012
Kendi Kendini Tekrar Üzerine...
(...)
"Arnold Toynbee’nin Tarihçi Açısından Din ismiyle çevrilen [A Historian’s Approach To Religion] eserinde, bu kafası çalışan tarih filozofu siyasete de dört dörtlük adapte edilebilecek çözümleme sunar bizlere… Alıntıladığım metinde yazarın işlediği konu Roma İmparatorluğunca Hristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesidir aslında. Çeviri otuz yıllık olduğundan bazı kelimeleri anlaşılır kılıyorum, o şekilde okuyunuz:
'Bir kilise kanun dışı olduğu ve her an zulme maruz kalma tehlikesiyle baş başa bulunduğu müddetçe, azalarının [üyelerinin] sayısı muhtemelen cesur, ihlas [yürekten bağlılıkla] dolu ruhani bir seçkin zümreyle münhasır [sınırlı] olacaktır. Mevcut iktidarlarla işbirliği yaptığı andan itibaren onun ahlaki vasfı, zafer arabasına binip tantanalı merasimlere katılmak için sabırsızlık gösteren eyyamcı güruhun kitle halinde ihtidalarıyla [din değiştirmeleriyle] erime temayülüne sahiptir. Bir kilise memnu [yasak] kaldığı nispette eski nizamın [düzenin] zaaflarına ve günahlarına iştirak etmeksizin kendi karar ve tehlikeleri pahasına yeni bir cemiyet tesis edebilir. Müesses [Önceden kurulmuş] cemiyetle ortaklığa girdiği zaman, onun nakiselerine [ayıplarına] bu da sürüklenir, eski cemiyetinkilerle uyuşması imkânsız olan kendi hedefini takip etmeye devam edeceği yerde, onun gayelerine hizmet etme delaletine [sapkınlığına] düşer.'
Milattan sonra 313 senesinde Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini olarak kabul eden Roma, sadece 12 sene sonra İznik’te bir Konsil topladı; bu konsile bizzat Büyük Costantin (Costantinopolis’in Costantin’i) başkanlık etti; peki bu Konsil’in amacı neydi? Hristiyanlığı Roma İmparatorluğuna uydurmak. Normal şartlar altında, basit bir düşünceyle İmparatorluk kurumlarının kabul ettikleri Hristiyanlığa uymaları gerekirdi değil mi? Ama öyle olmadı, ve 13 sene evvel hep beraber Hristiyanlığın selameti ve yayılması için çalışan insanlardan kimisi bu Konsil kararlarına istinaden İmparatorlukta etkin ve güçlü konumlara getirildi, -onlar sistemin adamı oldular-, kimisi de “İncili yanlış yorumladıkları” kabul edilerek suçlandılar, heretic [sapkın] ilan edildiler ve kanuni takibata uğradılar, Hristiyanlığın Arianizm ekolü ve sonrasında onun takipçisi Nestorius [arap kaynaklarında Nasturilik olarak geçer ki, gizemcilerin pek meraklı oldukları Orta Asya’ya göç etmiş Jean bu adamların devamıdır] bu bağlamda düşünce suçlusu ilan edilmiş kimselerdi. Bu arada birileri de Düzen’in parçası oldu, daha evvel “ideallerine ulaşmak için birlikte çalıştığı” kimseleri sattı, güçlü ve otoriter konumları olan kimselere dönüştüler. Kısaca Vatikan’a yerleşenler, ötekiler sürgüne gönderilsin diye fetva verdiler."
(...)
Yeniden blog yazmaya başladığımda, hem eski postlara link vermemeye, kendi kendime refer etmemeye, hem de daha önceleri cesaret ettiğim gibi politik içerikli şeyler zırvalamamaya kesinkes kararlıydım. Devlet memuruyum, Kendimi ve geleceğimi de düşünmek zorundayım değil mi?
Ama insan dayanamıyor... Vallahi dayanamıyor gördüklerine, yaşadıklarına. Patlayacak gibi oluyor bir an geldiğinde.
Bir zamanlar memnuniyetsiz olanlar, bir gün her şeyden memnun hale gelip geçmişte ortak memnuniyetsizlikleri paylaştıkları kişilerde tüm katılıklarıyla yeni memnuniyetsizlikler yaratıyorlarsa... neyse a.q. Öyle işte.
Ülkede bir süredir garip bir koku var. Satın alınmış güçlerin, pişmanlık duyulmayan günahların, bıkkınlıkla umursamazlığın birbirine karıştığı yavan, bozuk peyniri andırır pis bir koku. Hiç bir parfüm bastıramıyor, ne kadar yıkansan da üstünden gitmiyor.
"Arnold Toynbee’nin Tarihçi Açısından Din ismiyle çevrilen [A Historian’s Approach To Religion] eserinde, bu kafası çalışan tarih filozofu siyasete de dört dörtlük adapte edilebilecek çözümleme sunar bizlere… Alıntıladığım metinde yazarın işlediği konu Roma İmparatorluğunca Hristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesidir aslında. Çeviri otuz yıllık olduğundan bazı kelimeleri anlaşılır kılıyorum, o şekilde okuyunuz:
'Bir kilise kanun dışı olduğu ve her an zulme maruz kalma tehlikesiyle baş başa bulunduğu müddetçe, azalarının [üyelerinin] sayısı muhtemelen cesur, ihlas [yürekten bağlılıkla] dolu ruhani bir seçkin zümreyle münhasır [sınırlı] olacaktır. Mevcut iktidarlarla işbirliği yaptığı andan itibaren onun ahlaki vasfı, zafer arabasına binip tantanalı merasimlere katılmak için sabırsızlık gösteren eyyamcı güruhun kitle halinde ihtidalarıyla [din değiştirmeleriyle] erime temayülüne sahiptir. Bir kilise memnu [yasak] kaldığı nispette eski nizamın [düzenin] zaaflarına ve günahlarına iştirak etmeksizin kendi karar ve tehlikeleri pahasına yeni bir cemiyet tesis edebilir. Müesses [Önceden kurulmuş] cemiyetle ortaklığa girdiği zaman, onun nakiselerine [ayıplarına] bu da sürüklenir, eski cemiyetinkilerle uyuşması imkânsız olan kendi hedefini takip etmeye devam edeceği yerde, onun gayelerine hizmet etme delaletine [sapkınlığına] düşer.'
Milattan sonra 313 senesinde Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini olarak kabul eden Roma, sadece 12 sene sonra İznik’te bir Konsil topladı; bu konsile bizzat Büyük Costantin (Costantinopolis’in Costantin’i) başkanlık etti; peki bu Konsil’in amacı neydi? Hristiyanlığı Roma İmparatorluğuna uydurmak. Normal şartlar altında, basit bir düşünceyle İmparatorluk kurumlarının kabul ettikleri Hristiyanlığa uymaları gerekirdi değil mi? Ama öyle olmadı, ve 13 sene evvel hep beraber Hristiyanlığın selameti ve yayılması için çalışan insanlardan kimisi bu Konsil kararlarına istinaden İmparatorlukta etkin ve güçlü konumlara getirildi, -onlar sistemin adamı oldular-, kimisi de “İncili yanlış yorumladıkları” kabul edilerek suçlandılar, heretic [sapkın] ilan edildiler ve kanuni takibata uğradılar, Hristiyanlığın Arianizm ekolü ve sonrasında onun takipçisi Nestorius [arap kaynaklarında Nasturilik olarak geçer ki, gizemcilerin pek meraklı oldukları Orta Asya’ya göç etmiş Jean bu adamların devamıdır] bu bağlamda düşünce suçlusu ilan edilmiş kimselerdi. Bu arada birileri de Düzen’in parçası oldu, daha evvel “ideallerine ulaşmak için birlikte çalıştığı” kimseleri sattı, güçlü ve otoriter konumları olan kimselere dönüştüler. Kısaca Vatikan’a yerleşenler, ötekiler sürgüne gönderilsin diye fetva verdiler."
(...)
Yeniden blog yazmaya başladığımda, hem eski postlara link vermemeye, kendi kendime refer etmemeye, hem de daha önceleri cesaret ettiğim gibi politik içerikli şeyler zırvalamamaya kesinkes kararlıydım. Devlet memuruyum, Kendimi ve geleceğimi de düşünmek zorundayım değil mi?
Ama insan dayanamıyor... Vallahi dayanamıyor gördüklerine, yaşadıklarına. Patlayacak gibi oluyor bir an geldiğinde.
Bir zamanlar memnuniyetsiz olanlar, bir gün her şeyden memnun hale gelip geçmişte ortak memnuniyetsizlikleri paylaştıkları kişilerde tüm katılıklarıyla yeni memnuniyetsizlikler yaratıyorlarsa... neyse a.q. Öyle işte.
Ülkede bir süredir garip bir koku var. Satın alınmış güçlerin, pişmanlık duyulmayan günahların, bıkkınlıkla umursamazlığın birbirine karıştığı yavan, bozuk peyniri andırır pis bir koku. Hiç bir parfüm bastıramıyor, ne kadar yıkansan da üstünden gitmiyor.
Zırvalayan:
No More Virgilius
Saat
12/08/2012 01:55:00 ÖS
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






